|
| Sönmez Atasoy |
1960’lı yıllarda “Doğu Ekspresi” İstanbul istikametinden uzun gecikmelerle gelirdi Ankara Garına. Aydınlık, geniş peronlar buharlı lokomotifin istim bulutlarıyla dolarak gölgelenirdi. Lacivert takım elbiseli, parlak kırmızı şapkalı, demir yolu kokartlı görevliler tren katarını karşılamak için perondaki yerlerini alırlardı. Lokomotifin hemen arkasına bağlanan üçüncü ve ikinci mevki vagonlardan yüzleri baca kurumundan kararmış uykusuz yolcular iner, bavullarını, sepetlerini yüklenerek peronu hızla boşaltırlardı. Katarın en sonuna bağlanmış olan yemekli ve yataklı vagondan asıl İstanbul yolcuları inerlerdi. Yaşlı bagaj görevlileri yataklı vagonun kapısının önünde sıraya girerlerdi. Vagonun demir ızgaralı basamaklarından inen kadın erkek yolcuların hepsinin üstü başı iyi terzilerin elinden çıkmaydı. Valizleri, çantaları da öylesine itina ile seçilmiş olurdu. Bu iyi giyimli, sağa sola bakmayan insanlara asıl İstanbul yolcuları denirdi. O sırada garın hoparlöründen bir kadın sesi yükselirdi. - İstanbul yolcularından sayın Suat Taşkın müdüriyete teşrifiniz rica olunur. Saçları biryantin ile bastırılmış Suat Bey hemen belirir, kalın camlı kapıları çat çut açarak gar şefinin makamına doğru hızla yürürdü. İstanbul yolcularının itina ile indikleri özel vagonlar bir Fransız şirketi olan “Vagon Li” tarafından işletirdi. Büyüklerin sohbetlerinde duyardık: Yemekli vagonda Fransız çorbaları kulplu çanaklarla servis edilirmiş. Çorbayı içmek için kaşık isteyen acemi yolcular, çanağı kulpundan kaldırarak içen asıl İstanbul yolcuları için eğlence konusu olurmuş. Doğu Ekspresinin, “Vagon Li” vagonları Ankara istasyonunda çözülür, bakıma alınırdı. Osmanlı kapitülasyonlarından kalan “Vagon Li”nin işletme imtiyazı Ankara’ya kadardı. Boşalmış yemekli vagonda beyaz örtülü masaların küçük ipek abajurları sönmüş olurdu. O sırada doğuya gidecek olan kasketli, kara çarşaflı yolcular itişe kakışa trene binerlerdi. Tahta bavullar, çıkınlar, sepetler pencerelerden kompartımanlara verilirdi. Lokomotif her yanından istim salar, yol heyecanını körüklerdi. Vagonların demir aksamı madenî sesler çıkararak tınlardı. Garın yüksek tavanından sarkan hoparlörde bu defa kalın bir erkek sesi yükselirdi: - Kayseri, Sivas, Erzincan, Erzurum, Kars istikametine gidecek olan Doğu Ekspresi kalkmak üzeredir. Lokomotifin buharlı düdüğü garı çınlatır, kumrular kanat patırtıları oradan oraya uçuşurdu. Sonra tren katarı derinden silkinir vagonların demir tamponları birbirlerine vurarak hareket ederdi. O yıllarda trenlere sevdalıydım. Fırsat buldukça Ankara garına gider, buharlı lokomotifleri, makinist ve ateşçileri seyrederdim. Her katarın gardan çıkışı içimi burkar, sanki benden bir şeyler koparıp götürürdü. Utandığımdan bu sevdamı kimselere açamazdım. Özellikle yaz geceleri pencereleri açık yattığım odamda buharlı tren düdükleri duyardım. Şehrin gece yarısı sessizliğinde lokomotifin raylardan çıkardığı o dayanılmaz sese ve ritme uyar uyurdum. Onun için ilk gençlik yıllarımda benim için en büyük ödül, Erzincan’a ikinci mevki gidiş dönüş biletiydi. Yeşil renkli, soğuk damgalı, ortası delinmiş tren biletini elde etmek için bir üst sınıfa takıntısız geçmem gerekirdi. Esaslı bir lise olan Gazi Lisesini kazasız geçip gitmemin sebebi, mükâfat olarak verilen Erzincan yolculuğuydu. Doğu Ekspresi, Sıhıye demir yolu köprüsünü geçerken olanca buharını bembeyaz salar, keskin düdüğü Sıhhat ve Muavenet Vekâletinin taş cephesine çarparak yankılanırdı. Ben o sırada ikinci mevki bir kompartımanda ay yıldız desenli camın kenarında oturuyor olurdum. Kalın camın derinliğindeki lise öğrencisi yüzüm yol boyunca bana yol arkadaşı olurdu. Kompartımandaki yolcular sepetlerinden, çıkınlarından çerez çıkarır, ısrarla birbirlerine ikram ederlerdi. Yolculardan biri kemik saplı bir bıçakla elma soyar, gazete kâğıdının üzerinde dilim yapıp dağıtırdı. Hepsinden tadardım ben de. Altı kişilik kompartımanda bir süre sonra misket elması, zerdali kayısı, tulum peyniri, soyulmuş salatalık kokusu yoğunlaşırdı. Karşılıklı tüttürülen Kulüp sigarasının ağır dumanı katmerleşirdi. Elmadağ istasyonunu geçtikten sonra uzun demiryolu tünelleri başlardı. Tünele girince gün ortasında birden gecenin olması yolcuları ürpertir, mahzunlaştırırdı. Kırıkkale yakınlarında Kızılırmak karşımıza çıkar, boz bulanık suyu tren katarına eşlik etmeye başlardı. Irmağın çavlanlar yaptığı vadi uzun bir demir yolu köprüsü ile geçilirdi. Köprünün yüksek demir putrellerine çarpan rüzgârın patlamaları yolcuları soluksuz bırakırdı. Kızılırmak’la birlikte ben de bir rüyaya doğru akmaya başlardım. Yeniden yeniden görmek istediğim, bir rüyaydı bu. Hâlâ sık sık gördüğüm Erzincan rüyası: Doğu Ekspresi dar Kemah boğazını ve Fırat nehrini köprülerle tünellerle saatlerce geçtikten sonra kalan son tünel dümdüz yeşil bir ovaya açılır. Ova çepçevre karlı dağlarla çevrilmiştir. Karlar, Haziran güneşinde gümüşlenir ovaya doğru ışıklar saçar. Trenden inince Deli Hasan’ın Faytonuna binilir. Arabanın atları toprak bir yolda tırısa kalkar. Yerli kan atlar bildikleri toprak yolu tüketir, yine bildikleri çaylardan, harklardan serinleyerek geçerler. Faytoncu Deli Hasan günündeyse karlı dağlara doğru bir türkü tutturur. -“Huma kuşu yükseklerden seslenir. Yar koynunda bir çift suna beslenir. Sen ağlama kirpiklerin ıslanır. Ben ağlayayım ki belki gönül uslanır.” Erzincan ovası yeni biçilmiş ekin, yonca, yarpuz, kekik kokularıyla karşılar yolcuyu. Dallarda kayısılar, dutlar güneşi içmiş doymuştur. Ceviz ağaçlarının örttüğü kerpiç köylerin toprak damlarında yeni yakılmış tandırlar tüter, taze ekmek kokusu ovaya yayılır. Yeni biçilmiş anızlarda ekin sapları harım edilmiştir. Harman yerlerinde boynuzları yay gibi tıknaz öküzler boyunduruklarına bağlanan düvenleri döndürmektedir. Savrulan harmanların ince tozu havada yaldızlanarak düşer yumuşacık saman tığları oluşturur. Yeni mahsul buğday, arpa iri eleklerden geçirilerek kıl dokuma çuvallara alınır. Araba yayvan bir çay yatağını geçtikten sonra kerpiç duvarlı, toprak damlı bir değirmenin önünde durur. O küçük kerpiç damdan beklenmeyen bir ses yükselir. Yüksekten düşen suyun çağıltısı çarkın inleyen gıcırtısına, iri değirmen taşlarının uğultusuna karışır. Değirmenin önünde buğday dolu kıl dokuma çuvallar öğütülmek için belki geceden sırada beklemektedir. Köy yerinin gençleri tarlalarda ağır işlere koyulduklarından, aksakallılar evin kışlık ununu etmeye gelmişlerdir değirmene. Aksakallılardan biri hemen oracıkta değirmenin ilk ağız unundan hamur yoğurmuş, açık ocağın közüne yerleştirdiği yassı bir taşın üzerinde ekmek etmiştir. Esmer ekmek koparılıp dağıtıldıkça lezzeti artmaktadır. Ortada yeni kesilmiş, sarı bir karpuz vardır. Değirmenin bendindeki bostandan sabah serinliğinde koparılmıştır. Çok seyrek görülen bir şeydir sarı karpuz. Milyonda bir belki. Yaşlı köylülerden biri kemik saplı bir bağ bıçağı ile karpuzdan dilimler kestikçe karpuz kokusu havaya yayılır, dağılır. Ocakta altlı üstlü pişirdiği ekmeği pay eden aksakallı karpuz dilimini tattıktan sonra şükür duasına durur. O ekmeği, o karpuzu verene hep birlikte hamd-ı sena edilir. Yaşlılardan biri sözü alır: -“Bilir misiz uşaklar!” der. Sarı karpuz yiyen kimse cihan padişahından üstündür!” Bir sessizlik olur, değirmen suyunun çağıltısı, dönen taşların uğultusu daha yüksek duyulur. -“Niye ki? diye sorar başka bir yaşlı. -“Padişah kısmına hiç sarı karpuz çıkarmazlarmış da ondan. Sen, ben yiyebiliyoruz çok şükür.” -“Ey, niye ki? Padişah dediğin de nefis sahibi insan.” -“Doğru dedin. Nefis sahibi olduğundan sarı karpuzu hiç tanıtmazlarmış padişah kısmına.” -“Muamma konuşma da, de şunun aslını. -“Padişaha sarı karpuzu çıkardın diyelim. Yedi etti, hoşlandı. Bunun arkası gelsin dediğinde, hadi gel de bul sarı karpuzu. Bulamadığında başından olmak var. Onun için sarı karpuz padişahtan uzak olsun, derlermiş aklı başında vezirler”
Doğu ekspresi Yerköy istasyonunda karşıdan gelecek olan bir yük trenini bekliyordu uyandığımda. Kompartımanın ay yıldız işlemeli kalın camının derinliğindeki liseli yüzüm uykusunu almış bana bakıyordu.
Gördüğüm rüyanın sıcağıyla neler düşündüğümü şimdi hatırlıyorum: Sarı karpuz gibiydi Erzincan. “Vagon Li” yolcuları ne yapsalar o sarı karpuzu tadamazlardı.
|